1950 yıllardan sonra başlayan araç yapımındaki hız kurulan otomobil fabrikaları 1970 yılların sonunda çoğalan fabrikalar ve piyasaya sürülen model otomobiller. 2026 yılına geldiğimizde her eve iki veya üç otomobil bulunuyor. Türkiye de kendi otomobilini yaptı. Neredeeen nereyeee geldik?
Gazeteciliğim sayesinde Birçok Dünya ülkelerini gezdim gördüm. Söylemek gerekirse, Ülkelerdeki şehir hayatlarının en büyük kâbusu nedir diye sorsak, herhalde büyük bir çoğunluk aynı cevabı verecektir;
1-“Trafik sıkışıklığı”. Her sabah ve her akşam direksiyon başında ya da bir otobüs camından dışarı bakarak saatlerimizi harcıyoruz.
2- Park yeri aramak. O bitmek bilmeyen kuyruklarda akıp giden sadece zaman değil; farkında olmadan cebimizden, geleceğimizden ve ülke ekonomisinden eksilen devasa bir servet eriyip gidiyor…
Trafikte kaybedilen dakikalar, sadece bir can sıkıntısı değil; üretimi, ticareti, sağlığı ve refahı baltalayan küresel bir ekonomik yaradır. Ekonomi biliminde çok temel bir kavram vardır: Fırsat maliyeti: Yani bir şeyi seçtiğinizde, vazgeçtiğiniz diğer seçeneğin değeri. Trafikte geçirdiğimiz zaman; üretebileceğimiz, tasarlayabileceğimiz veya dinlenip bir sonraki güne enerji toplayabileceğimiz anlardan çalınmış birer hırsızlıktır. Ailemizden çalınan bir zamandır. İşe gitmek için yollarda tükenen bir iş gücüdür. Fabrikaya veya ofise ulaştığında çoktan enerjisinin yarısını kaybetmiş oluyorsunuz…
Bu yorgunluk iş yerlerindeki verimliliği ve yaratıcılığı düşürürken, şirketlerin ve dolayısıyla ülkenin toplam üretim gücünü aşağı çekmektedir. Anlayacağınız, ekonomi, daha işin başında büyük bir darbe almaktadır…
Madalyonun bir de doğrudan nakit kaybettiren, gözle görülür bir yüzü vardır: Yakıt israfı: Dur-kalk yapan, saatlerce santim santim ilerleyen binlerce aracın yaktığı fazladan akaryakıt, egzozdan uçup gidiyor. Özellikle petrol gibi enerjide dışa bağımlı ülkeler için bu durum, sadece cebimizi yakmakla kalmıyor; ülkenin dış ticaret açığını büyüterek makroekonomik dengeleri kökten sarsıyor…
Üstelik bu kriz sadece binek araçlarla sınırlı değil; ticari lojistik ve tedarik çizgisini de vuruyor. Fabrikaya yetişmesi gereken ham madde yolda kaldığında üretimi yavaşlatıyor. Markete gidecek ürün geciktiğinde taşımacılık maliyetleri katlanıyor. Lojistikteki her gecikme, raflardaki ürünlere fiyat artışı olarak yansıyor. Yani siz trafikte bizzat kalmasanız bile, market alışverişi yaparken o trafiğin faturasını pahalılıkla ödüyorsunuz…
Tüm bunlara ek sağlık ve altyapı maliyetleri var. Yoğun trafik stresinin tetiklediği kalp ve ruh sağlığı sorunları ile solunan kirli hava, devletin sağlık harcamalarını ciddi şekilde artırıyor. Yolların ve araçların erken yıpranması, bakım ve onarım için devlet bütçesinden devasa paraların çıkıyor…
Trafikteki görünmez bu canavarı durdurmak mümkün mü?
Dünyadaki başarılı örnekler bize ekonomik çözümlerin işe yaradığını gösteriyor. Örneğin Londra, şehir merkezine araçla girenlerden “sıkışıklık ücreti” alarak trafiği azaltıp toplu taşımaya yönlendiriyor. Singapur ise dünyada bir öncü olarak “Elektronik Yol “Ücretlendirme” (ERP) sistemini kullanıyor; trafiğin yoğun olduğu saatlerde fiyatları artırıp sürücüleri farklı saatlere veya toplu taşımaya teşvik ediyor. Bu akıllı ekonomik hamleler, şehirlerin Trafikte nefes almasını ve milyarlarca dolarlık zaman kayıplarının önlüyor…
Yollarda kaybettiğimiz zaman, Trafik sıkışıklığı, her gün milyarlarca lirayı yutan ekonomik bir canavardır. Şehirlerimizi akıllı ulaşım sistemleri, güçlü toplu taşıma ağları ve bu tür doğru ekonomik teşviklerle donatmadığımız sürece, o kuyruklarda sadece vaktimizi değil, ekonomik geleceğimizi de eritmeye devam edecektir…