Gazeteciliğimin gençlik yıllarımda, Daha köşe yazıları yazmadığım yıllarda, şimdi Rahmetle andığım kıymetli meslek büyüğüm Köşe Yazarı Ağabeyim ve ustamız Nihat Paykoç, öğleden sonraları, akşamüzeri, Büyük Efes Oteli karşısında “Ticaret Lisesi” yarım duvarına oturup yoldan gelen geçenleri izler, konuşmaları dinlerdi. Bir gün Nihat Paykoç Baba, neden hep duvar üzerinde oturup yoldan gelen geçenleri izliyorsun diye sorduğumda? Paykoç Ustamız: “Ben gazeteye günlük köşe yazılarımı burada oturup insanları izleyip, konuşmalarını dinleyerek düzenleyip, günlük yaşamla harmanlayıp yazıyorum.” Demişti. Çok şaşırmıştım. O yıllarda çömez olduğumdan tuhaf gelmişti. Şimdilerde gazetecilik mesleğinde 53 yılı bitirince Rahmetli Nihat Paykoç Ustamızı daha iyi anlıyorum…
Çarşı ve sokakta yürürken insanların yüzlerine bakıyor musunuz? Hani öylesine değil; gerçekten bakmak. Ben çoğunlukta deniyorum. Özel araç yerine toplu taşıma araçlarını kullanırım. O toplu taşıma araçlarında öyle yazı konuları çıkıyor ki düşünseniz aylarca bulamazsınız. Bu insanları izlemek çoğu zaman da içimi bir tuhaflık kaplıyor. Çünkü o yüzlerde ortak bir ifade görüyorum: Yorgunluk. Hem de öyle böyle bir yorgunluk değil; tarifi zor, görünmez, tükenmişlik, sanki herkes aynı yerden yaralı ama kimse yara izini göstermiyor…
Bu yorgunluk sadece fiziksel değil. Gecenin bir yarısı uyanıp “Yarın nasıl yetişeceğim. Evimin ve çocuklarımın geçimini nasıl sağlayacağım?” diye düşünmekten, sabah saatte alarm çaldığında beş dakika daha uyumayı istemekten fazlasıdır. Bu durum, ruhun yorulması. Sessiz bir tükenmişliğin ifadesidir. Çoğu zaman kimse fark etmiyor çünkü herkes kendi yorgunluğuna gömülmüş durumda.
Ekonomik şartlar, ev kiralarını çok yüksek olması, maaşların az olması, almak istediklerimize ulaşamamak bir belirsizliktir. Sürekli değişen gündemler…
Elbette bunların payı büyük. Ama bence mesele bundan daha derin. İnsanlar hayatla ilişkisini kaybediyor. Sabah işe giderken neden gittiğini bilmeden gidiyor. Çocuk okula giderken neden okuduğunu bilmeden okuyor. Bu anlam kaybı, insanın omuzlarına görünmez bir ağırlık olarak çöküyor…
Hayat eskiden böyle hızlı değildi. İnsanlar birbirine selam verirdi, iki dakika ayaküstü sohbet etmek için zaman yaratırdı. Şimdi herkes elindeki telefonuna gömülüyor. Sosyal medya akıyor, haberler akıyor, gündem değişiyor. Genç Kızlarımız, kadınlarımızın bazıları moda diye tamamen çıplak dolaşıyor. Bütün bu akışın içinde insanın kendi duygularına yer kalmıyor. O yüzden yoruluyoruz. Üst üste biriken duygular sağlıklı bir şekilde çıkış bulamadığı için içimizde bir basınç oluşturmaya başlıyor…
Akşam eve dönerken metroda, otobüste, trafikte insanların yüzlerine bakıyorum. İnsanlar dalgın, kimi gergin, kimi umutsuz. Ama en çok şu ifade var: “Bitkinim.” Garip olan şu ki, kimse bunu konuşmuyor. Kimse “Yoruldum” demek istemiyor. Sanki yorgunluk bir zayıflıkmış gibi görülüyor. Oysa yorulmak ayıp değildir…
Ben bu sessiz yorgunluğu en çok küçük anlarda fark ediyorum. Market kasasında çalışan genç kızın soluk yüzünde. Sabahın köründe simit tezgâhını açan adamın bakışlarında. Öğrencinin derse girerken bile omuzlarının düşüklüğünde. Arkadaş sohbetlerinde “boş vereyim” deyip içten içe gülümsemeye çalışırken. Herkesin içinde bir sessizlik var ve o sessizlik yorgunluğun sesi midir?
Çünkü modern hayat hepimizi aynı yarışa soktu ama kimse yarışın finiş çizgisini tarif edemiyor. Küçük işler büyük yorgunlukları hafifletebilir. Sessiz yorgunluk, ancak görünür hâle gelirse hafifler. Belki artık konuşmanın, sesimizi yükseltmenin zamanı gelmiştir…